AB, Türkiye’yi Tam Üyeliğe Neden Kabul Etmelidir?

by burakpehlivan on 25/10/2010

 

abturkiye2cAvrupa Birliği, Dünya’nın en büyük ekonomik bölgesi. AB’yi oluşturan 27 ülkenin toplam nüfusu 500 milyonu geçmiş durumda, birliğin ekonomik büyüklüğü ise 17 trilyon $ gibi inanılmaz bir rakamı buluyor.Ancak AB ekonomisi dünya’nın diğer büyük ekonomik güçleri olan ABD ve Uzakdoğu ülkeleri karşısında hızla rekabet gücünü kaybediyor. Avrupa birliğine üye ülkelerde son global ekonomik krizde başta euro bölgesine üye ülkeler olmak üzere ciddi ekonomik sorunlar ile karşılaşıldı. AB üyesi olmamak ile birlikte AB ile sıkı ilişkileri olan İzlanda teknik olarak battı. Letonya gibi küçük Baltık ekonomilerinde rekor küçülmeler meydana geldi. Macaristan ve Yunanistan ciddi borç ödeme sorunları ile karşılaştılar, IMF’nin ve AB’ nin müdahalesi ile olası teknik iflaslardan kurtuldular. İspanya ve İtalya gibi büyük Akdeniz ekonomileri ise yüksek küçülme ve yüksek işsizlik rakamlarının pençesindeler.

AB, 2. Dünya Savaşı’nın yaralarını sarmayan çalışan dönemin etkin ve savaştan büyük zarar görmüş Kıta Avrupa’sı ülkelerinin kurduğu Kömür ve Çelik Birliği’nin zamanla AET’ye (Avrupa Ekonomik Topluluğu) ve onun da Avrupa Birliği’ne dönüşmesi ile oluşmuş bir ortak ekonomik ve politik alan. Zaman içerisinde ekonomik sınırların kalkması ve üye ülkeler arasında artan işbirliği ile üye ülkelere ciddi bir refah getirilmiş ve sonunda ortak para birimi Euro yaratılmıştır. İlk ciddi genişleme dalgası ile İspanya, Portekiz ve Yunanistan ekonomileri son ekonomik krize kadar 15-20 sene gibi kısa sürelerde gönence kavuşturulmuştur. Daha sonra ise, Doğu Blok’unun çökmesi ile Doğu Avrupa ülkeleri, eski Sovyetler Birliği’ne bağlı üç Baltık Cumhuriyeti birliğe kabul edildi. Kabul edilme sürecinde ve sonrasında bu ülkeler gerek siyasette, gerekse ekonomide ciddi reformlara imza attılar. Demokrasi ve insan hakları, etkin devlet yönetimi, azınlık haklarının korunması, ekonomik özgürlükler ve serbest piyasa ekonomisi bu ülkelerde geçerlilik kazandı. Bugün, eski Yugoslavya’yı oluşturan Slovenya’ da dikkate alındığında, AB üyesi olan bu ülkeler ile komşuları Sırbistan, Hırvatistan, Ukrayna gibi ülkeler arasında onlarca yılda kapanması mümkün olmayan ekonomik ve siyasi gelişmişlik farkları oluştu.

Bu ülkeler üyeliğe kabul edilirken, başta en güçlü ve en çok nüfusa sahip üye ülke Almanya olmak üzere, AB’nin güçlü ekonomileri ciddi fedakârlıklarda bulundular. Bu ülkeler yeni üye olacak ülkeleri ve hatta üye olup ekonomisi istenen seviyelerde olamayan ülkeleri büyük miktarlarda kendi vatandaşlarının vergileri ile fonladılar. Bununla birlikte, bu özverilerinin karşılığını da fazlasıyla aldılar. Hem doğu ve güney bölgelerini istikrarlı hale getirdiler hem de buralarda yaşanan ekonomik büyümeler sayesinde kendi ihracatlarını artırdılar. Gelişmekte olan başta Çin olmak üzere Uzakdoğu ülkeleri ve Türkiye gibi ülkeler karşısında rekabet gücünü kaybetmekte olan otomotiv gibi sanayilerini üretim ücretlerinin daha esnek ve rekabetçi olduğu birlik üyesi Doğu Avrupa ülkelerine taşıdılar. Slovakya, Çek Cumhuriyet, Polonya gibi ülkeler otomotiv sanayisinin getirdiği dinamizm ile kalkınırken, birlik üyesi ana ülkelerin global firmaları ise rekabet güçlerini kaybetmemiş oldular. Savaşlar ile Doğu Avrupa’yı kontrolüne alamayan Almanya, Avusturya gibi devletler bugün, buralardaki bankacılık sektörünün çok büyük bir bölümüne sahiptir. Büyük sanayi işletmelerinin birçoğu ise özelleştirme sürecinde komik rakamlara AB’nin güçlü üyelerinin uluslar arası firmaları tarafından satın alınmıştır. Ancak bu süreç yeni üye ülkeleri fazla rahatsız etmemiştir. Zira AB fonları ile bu ülkelerin fiziksel altyapıları iyileştirilmiş, ücretler ve buna bağlı olarak vatandaşlarının refahı zaman içerisinde artmıştır. Doğu Avrupa ülkeleri, rekabet avantajı artan firmalar ve artan ücretler sayesinde güçlü vergi gelirlerine ulaşmıştır.

AB nüfusu yaşlanmaktadır ve AB’nin iç dinamikleri ile bu sorunu çözmesi mümkün gözükmemektedir. Almanya, İtalya, Yunanistan gibi ülkelerin yeni doğumları teşvik için getirdikleri tüm teşvikler yetersiz kalmakta. Kaldı ki bu teşvikler ekonomik krizin getirdiği sıkı bütçe önlemlerinin pençesine düşmüş durumda. ABD dinamizmini kaybeden nüfusunu her yıl ülkeye belli sayıda görece nitelikli nüfus göçünü sağlayarak beslemekte. Bu göçmen nüfus ülkenin hem dinamiklerine hem de rekabet gücüne katkıda bulunmakta. ABD tarihinde güçlü bir sendikacılık geleneği oluşamamıştır. Bunun nedeni ise bugün sayıları azalmak ile birlikte ülkenin her yıl aldığı yüksek göç miktarıdır. Yeni gelen insanlar çalışmaya gereksinimleri olduğu için, sürekli olarak güçlenmeyi çalışan sendikaları engellemişler ve işverenler açısından alternatif işgücü kaynağı olmuşlardır. Buna karşılık AB ülkeleri ise tarihsel süreçte güçlü sendikal hareketlere sahip olmuşlardır. Daha geçtiğimiz haftalar da, Fransa’da ülkeyi sarsan grevler yüzünden yalnızca 5 günde 25 milyon € zarar yazan bir Air France’ın THY ile orta vadede rekabet etmesi söz konusu olmayacaktır. Air France’ın yapamadığı uçuşlardan kaynaklanan müşteri ve itibar kaybını ise maddi olarak ölçmek mümkün değildir.

Ekonomik dev ama politik cüce AB’nin artık ciddi bir vizyon geliştirme zamanı gelmiştir. Göçmen nüfusa sıcak bakmayan üye ülke vatandaşlarının eğilimine karşılık, AB politikacıları birliğin ekonomik dinamizmini ve rekabet gücünü korumak istiyorsa, birliğin genişlemesine sıcak bakmalılar ve başta Türkiye gibi güçlü, dinamik ülkelerin Birliğe girişini bırakın kösteklemeyi özendirmelidirler. Geçmişte görece düşük katma değerli sanayi ürünleri üretimi yaparak, ekonomik büyüme mucizesini gerçekleştiren, dönemin AET’sinin ve dünyanın tekstil, hazır giyim, tarım ürünleri, seramik, mermer, deri, ayakkabı gibi sektörlerinde başat tedarikçisi olan İtalya, bu sektörlerde çok ciddi biçimde Çin, Hindistan ve Türkiye gibi ülkeler karşısında yenik düşmektedir. Ülkede, yüzlerce fabrika kapanmakta, binlerce şirket iflas etmektedir. İtalya’da nüfusun ortalama yaşı 44′ tür buna karşılık Türkiye’de bu 30’ın altındadır. İtalya, 1000 kişiye düşen 8 doğumla dünyada 223 ülke arasında en az doğum olan 221. ülkedir. Ülke nüfusu hem yaşlanmakta hem de eksilmektedir. Geçtiğimiz yıl ülke Gayri Safi Milli Hâsılası’nda %5 rekor küçülme yaşanmış, ülke sanayisi ise 13,5 gibi telafisi çok zor olacak bir daralmayla karşı karşıya kalmıştır. Ülke ihracatı bir yıl içerisinde 130 milyar $’ dan fazla azalmıştır. Bir başka benzer ekonomi olan İspanya’ da ise yaşanan küçülmenin yanı sıra, işsizlik oranları %20′ yi geçmiştir.

Hiç şüphe yoktur ki, AB’nin bu sayılan sektörlerde ve bunlara ek olarak otomotiv, makine, kimya gibi başka alanlarda, rekabetçi ve kalifiye işgücüne sahip, girişimci ruhlu, her geçen yıl eğitim seviyesi ve özgüveni artan genç nüfuslu Türkiye’ye gereksinimi vardır. Daha bundan 20 yıl önce, Türkiye’ye ilk geldiklerinde şaşıran, biz Türkiye’yi böyle bilmiyorduk, Türkiye bildiğimizden çok daha modern ve gelişmiş bir ülkeymiş diyen, Alman öğretmenlerimizin şaşkınlığını hatırlıyorum. Üstelik bugün, o yılların üzerinden 20 yıl geçmiştir. Türkiye istikrarlı ve büyüyen ekonomisi, tarihten gelen güçlü bağlarının oluşturduğu Balkanlar’dan, Kafkaslara, Ortadoğu’dan, Orta Asya’ya uzanan ekonomik ilişkileri ile AB için kaçınılmaz bir fırsattır. AB yanı başında her gün baktığı ama göremediği bu çözümü artık görmelidir. Vizyon sahibi ve cesur olması gereken AB politikacıları, Birliğin kaderini nüfusu 600.000’i bile bulmayan kaprisli bir ada devletine ve hazımsız, aşırı milliyetçi politikacıların ellerine bırakmamalıdır. Türkiye’nin AB’ye politik, jeopolitik, kültürel ve askeri alanlarda getireceği katkılar bir başka yazıda ele alınabilir. Ekonomik anlamda ise Türkiye Avrupa Birliği için bir seçenek değil elzemdir

Burak PEHLİVAN

 

Aşağıdaki butonları tıklayarak, yazıyı arkadaşlarınızla paylaşın!

Leave a Comment

Previous post:

Next post: